🪄 Osmanlı Medreselerinde Eğitim Veren Kişi

OsmanlıMedreselerini Islah Çabaları Üzerine Bir Değerlendirme* Hasan Yıldız* (ORCID ID: ) Makale Gönderim Tarihi Makale Kabul Tarihi 16 .01 .201 9 22 .03.2019 Özet Osmanlı eğitim sisteminin zeminini oluşturan medreseler altı asra yaklaşan kurumsal ömrü sürecinde devlete ve topluma önemli hizmetlerde bulunmuş Bu yazıda “Osmanlı medreselerinde hangi ilimler tahsil edilmiştir?” sorusunun cevabını kısaca yazdık. Osmanlı Devleti’nde eğitim veren kurumlar medreselerdi. Medreselerde şu ilimler okutulurdu; Osmanlı medreselerinde hangi ilimler tahsil edilmiştir? Osmanlı medreselerinde; İslami ilimler ve akli ilimler okutulmuştur. Bu bakımdan Osmanlı dönemindeki matbaacılığı da dinden ziyade sosyal ve ekonomik bir hareket olarak kabul etmek en doğru değerlendirme olur. Ziya Kazıcı – Unutulan Medeniyet Osmanlı,syf:177-198;202-204. Dipnotlar: Aydın Taneri, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş Döneminde Vezir-i Azam- lık, Ankara 1974, s. 41. Nizamiye medreselerinde müderris ve talebelere sağlanan imkân, eğitimin bir yerde toplanması nedeniyle dünyanın ilk üniversitesi kabul edilir. Daha önce inşa edilen medreseler bulunsa da bunlar özel kuruluşlardı. Nizamiye medreseleri devlet himayesinde eğitim veren birer kamu müessesesiydi. Öğretmenlerve patronların sevdiği kişi. Teoloji, tanrı bilimi. Bir yerden fark edilmeden, gizlice uzaklaşmak. Osmanlı medreselerinde eğitim veren kişi. Madeni parayı havaya atarak oynanan şans oyunu. Kulak çınlaması rahatsızlığı. Derslerini aksatmayan öğrenci Sultan Süleyman döneminde yapılan düzenlemeyle Osmanlı medreselerinde eğitim Dahil medreselerinden sonra iki aşamaya ayrılmıştır. Birincisi Sahn-ı Seman medreselerinde hukuk, ilâhiyat ve edebiyat dallarında yapılan eğitim, ikincisi ise Süleymaniye Medreselerinde matematik ve tıp alanlarında yapılan eğitimdir. Gül, Ahmet. Osmanlı medreselerinde eğitim-öğretim ve Darülhadislerin yeri. Ankara 1997 İhsanoğlu, Ekmeleddin. Darülfünun tarihçesine giriş I (ilk iki teşebbüs). Belleten. 210,1990. 699-738 İhsanoğlu, Ekmeleddin. Darülfünun tarihçesine giriş II (üçüncü teşebbüs Darülfünun-u Sultani). Belleten. 218,1993. 201-239. Bu inşa faaliyetleri idadi binalarının yapılması üzerine yoğunlaşmıştır. Dönemin eğitim yapıları; mimari özellikleri, uygulanan ders programları, ders araç gereçleri ve öğrenci üniformaları ile modern batı toplumlarında uygulanan eğitim sistemlerinin, Osmanlı'da görünürlüğünün ifadesidir. Osmanlımedreselerinde hocalara günde 50 ile 100 akçe talebelere de 7 akçe burs verip sosyal hayatlarını garantiye almıştır. Bütün eğitim elemanlarının yeme ve içmeleri bedavaydı. (O devirde birkaç akçe ile bir koyun alınmakta idi. Bugünle kıyasını varın siz yapın.) Aristove Osmanlı Medresesi (*) Ebherî’nin (ölüm. 1264) İsâguci’si -Porphyrius’un “Eisagoge’si- Cumhuriyet’te nihaî olarak kapatılmalarına kadar Osmanlı medreselerinde, ilk mantık metni olarak okutulmuştu. Biz en başta, Helen felsefesinin ve özellikle Aristo’nunkinin yayılma tarihini tahlil etmeye çalışacağız. XVI yy’da Osmanlı bilim geleneği zirveye ulaşmıştır. Osmanlı medreselerinin ders programlarında naklî ilimler olarak ifade edilen dinî bilimlerin yanı sıra mantık, hikmet (felsefe), tarih, coğrafya, hendese (geometri), ilm-i hesap (aritmatik), fizik, tıp, kimya, botanik, zooloji gibi akli ilimlerde okutulmaktadır. Medreselerde Eğitim-Öğretim Faaliyetlerinde Takip Edilen Öğretim ve Ölçme Metotları. Medreselerde not tutma, imla, şerh ve izah metodu, müderrislerin, herhangi bir bahis üzerine talebelerine münazara ve mütalaalar yaptırmaları görülmektedir. Derslerin kolaydan zora doğru bir sevi­yede okutulması uygulanırken, be­lirli PsxgSx. Eyü fehm eyle dersin, eyle ezber. Mükerrer et, mükerrer et, mükerrer. İshak Efendi A. Hadi ADANALI* Anahtar Kelimeler adab, adabu”l-bahs, mantık, münazara, tartışma, delil, eleştiri. Osmanlı medreselerinde eğitim ve öğretimin genelde ezber ve tekrara dayandığı sık sık iddia edilir. Yukarıdaki mısralarda da veciz bir şekilde ifade edilen bu görüş tam olarak doğruyu yansıtmamaktadır. Tahlil ve tenkide dayalı tartışma geleneğinin İslam eğitim ve öğretim tarihinde önemli bir yeri vardır. Osmanlı medreseleri bu geleneği sadece devam ettirmekle kalmamış aynı zamanda bu alana önemli katkılarda bulunmuştur. Medreselerde adabu”l-bahs ve”l-münazara veya kısaca adab adı altında okutulan bu derste gerek Osmanlı öncesi İslam alimlerinin meşhur eserleri gerekse Osmanlı alimlerinin telifleri okutulmuştur. İslam dünyasında, Semerkandi çalışmalarını genel tartışma mantığı üzerinde yoğunlaştırmış ilk mantıkçı sayılır. Semerkandi Risale fi adabi”l-bahs adlı eserinde tartışma metodunu münferit ilimleri aşan ve bütün alanlara uygulanabilir, evrensel bir disiplin olarak değerlendirir. Buna rağmen onun Risale”sinde hukuk tartışma metodu ön plana çıkmaktadır. Semerkandi”yi, Adud”ud-Din İci, Cürcani, Ma’raşi, Kalanbevi, Taşköprülüzade ve İsmail Gelenbevi gibi alimler takip etmiştir. Osmanlı öncesi İslam eğitim geleneğinde tartışmaya verilen önem Osmanlı medreselerinde de kendini göstermiştir. Osmanlı medrese eğitiminde tartışma ve eleştiriye verilen önemi hem genel ilimler ve eğitim üzerine yazılan eserlerde hem de müfredatla ilgili kitaplarda görebiliriz. Mesela Taşköprülüzade Miftahu”s-Sa”ade adlı eserinde öğrencilerin vazifeleri arasında yaşıtlarıyla konuları karşılıklı gözden geçirmeyi, birlikte incelemeyi ve münazarayı sayar. Daha sonra tartışmanın amaçları ve nasıl olması gerektiği üzerinde durur. Ona göre, tartışmada doğrunun ortaya çıkarılması amaçlanmalıdır. Üstün gelmek, öğünmek veya karşısındakini utandırmak amacıyla tartışmak uygun olmadığı gibi bu amaçlarla tartışan kimselerin tartışmalardan olumlu bir netice alabilmesi de mümkün değildir; ayrıca dinen de mahzurludur. Taşköprülüzade”ye göre insaflı, hoşgörülü, dikkatli, düşünceli olmak ve duygulara kapılmamak tartışmanın adabı arasındadır. Münazaranın özünü istişare oluşturur ve istişare sadece doğruyu ortaya çıkarmak içindir; bu da ancak temiz bir kalp, düşünceli olma ve insafla gerçekleşir. Tartışmalarda çeşitli hile ve aldatmacalara başvurmak kesinlikle yasak olmakla birlikte eğer karşı taraf böyle bir yola başvuruyorsa buna müsaade edilebilir. Olumlu bir havada geçen münazaranın tek başına yapılan tekrar ve çalışmadan daha faydalı olduğunu söyleyen Taşköprülüzade, tartışma ile ilgili tavsiyelerini şu sözlerle tamamlar ””Demişlerdir ki ”Bir saat münazara bir ay mütalaadan hayırlıdır. ”” 1 On sekizinci yüzyıl ortalarında Osmanlı medrese müfredatı üzerine yazılmış Kevakib-i Seb”a adlı eser öğrencilerin, haftada her biri bir kaç satırdan oluşan beş ders okuduklarını, her derse, bir gün önce, sekiz dokuz saat çalışarak hazırlandıklarını ve hoca metnin anlamını verdikten sonra tüm öğrencilerin görüşünü hocaya söyleyerek konuyu dört-beş saat tartıştıklarını Yine aynı eser müderrislerin, okuttukları derslerle ilgili herhangi bir konuyu öğrenciler arasında tartışmaya açtıklarını ve farklı fikirleri savunan taraflar arasında hakem olup kendi görüşlerini söylediklerini Osmanlı medreselerinde tartışmaya geniş yer veren pek çok kitap veya dersin okutulduğunu görmekteyiz. Bunlar arasında adab ilmi sadece tartışmaya hasredilmiş olması sebebiyle diğerlerinden daha önemlidir .Genelde bu ilim müfredatta mantıktan sonra, fakat kelam, usul ve fıkıhtan önce yer almaktaydı. Dolayısıyla mantık ile diğer ilimler arasında bir köprü vazifesi görmekteydi. Kevakib-i Seb”a ”ya göre bu ilmin amacı tartışma ve araştırmalarda yanlıştan korunmayı sağlamak içindir mubahesede haşadan ihtiraz içün. İleri seviyede mantık kitaplarından olan Şems”iyye, şerh ve haşiyeleriyle birlikte okunduktan sonra öğrencinin delil getirme ve tartışmaya olan kabiliyeti ortaya çıkmaktaydı. Bu yüzden Şems”iyye adeta öğrencinin bir mihenk taşı olarak kabul Bu aşamadan sonra öğrenciler adab ile ilgili kitapları okumaya yönelirdi Okunan kitaplar arasında Taşköprü Şerhi, Mes”ud-i Rumi, Hüseyin Efendi, Kadı Adud Metni, Şerh-i Hanefiyye ve haşiyesi Mjr Adab”ul-bahs sarf, nahiv ve mantıkla birlikte muhtasarat denilen dersleri Burada dikkati çeken husus iyi bir mantık eğitiminden sonra öğrencilerin tartışmaya hasredilmiş kitapların tetkikine geçmeleridir .Yukarıda da belirtildiği gibi, öğrenciler karşılıklı müzakere ve tartışma yapmak için bu ilmin okutulmasını beklemiyorlardı. Fakat diğer derslerde konulan iyice kavramak için yapa geldikleri tartışmayı bir ilim olarak herhangi bir disiplinin sınırlarına bağlı kalmaksızın genel bir açıdan inceliyorlardı. Osmanlı ulemasının ilimlerin sınıflandırılması ve içerikleri üzerine yazdıkları eserlere başvurduğumuzda farklı isimler altında eleştirel düşünme ve tartışmayla yakından ilgili pek çok ilimle karşılaşmaktayız. Bunlar arasında, adabu”l-bahs”in yanı sıra, ilm”un-nazar, ilmu”l-hilaf, ilm”ul-cedel ve ilmu”l­münazara sayılabilir. Bu konuda eser yazan Taşköprülüzade, Katip Çelebi ve Nevi” Efendi gibi Osmanlı alimleri bu ilimlerin içerikleri hakkında bilgiler ermektedir . Taşköprülüzade aklı kavramları inceleyen alet ilimlerini iki kısma ayırır. İlk kısım bilgi elde etmede hatadan koruyan mantık ilmidir. Diğer kısma giren ilimler ise ders işlenişinde ve tartışmada hatalardan koruyan nazar, ders adabı, cedel ve hilaf ilimleridir. Nazar ilmi tartışmalarda kullanılan dili araştırır ve konusunu deliller ve delillerin nitelikleri oluşturur. Faydası tartışma melekesini geliştirmektir. Bu ilmin amacı doğruyu açık bir şekilde ortaya çıkarmaktır. Taşköprülüzade bu alanda yazılan muhtasar kitaplar arasında Kadı Adud”ud­Din”in Risalesi, tercümesi ve şerhlerini, Semerkandi”nin Risale”si, şerhleri ve haşiyelerini sayar. 7 Araştırma ve tartışmalarda yanlışlardan koruyan diğer bir ilim cedeldir. Taşköprülüzade”ye göre cedel aklı ilimlerin bir çeşididir, fakat aynı zamanda usul ilminin alt dalları arasında yer Cedel her hangi bir tezi ispatlama veya çürütme yollarını araştıran bir ilimdir. Cedel aynı zamanda nazar ilminin alt dallarından olup, hilaf ilmine kaynaklık eder. Taşköprülüzade”ye göre cedel ilmi netice itibariyle mantığın bir kısmı olan diyalektiğe dayanır; aralarındaki tek fark cedelin dini ilimlere has olmasıdır .Cedel kullandığı. öncüllerin bir kısmını nazar ilminden, bir kısmını hitabetten ve diğer bir kısmını ise günlük meselelerden alır . Aynı zamanda adabu”l-bahs olarak meşhur münazara ilminden de yardım almaktadır. Amacı ispatlama ve çürütme melekelerini geliştirmektir. Teorik ve pratik ilimlerde muhaliflerin karşıt delillerini reddetme ve şüpheleri giderme açısından oldukça Hem Taşköprülüzade”ye hem de Katip Çelebi ”ye göre cedel ilmine münazara ilmi demek mümkündür, çünkü her ikisi de aynı anlama gelmektedir. Fakat cedelin alanı münazaradan daha sınırlıdır. Zaten İbn Haldun”un Mukaddime”sindeki ifadeler de bunu desteklemektedir ””Cedel fıkhi ve diğer mezhepler arasında geçen münazara adabını bilmektir.”” 10 Bazı alimler cedeli, insanı fıkıhtan uzaklaştırması, ömrü zayi etmesi vahşet ve düşmanlık doğurması sebebiyle yasaklamışlardır. Taşköprülüzade burada kastedilen cedelin vakit öldürmekten başka faydası olmayan tartışmalardan ibaret olduğunu söyler. Ona göre doğruyu ortaya çıkarmak hedeflendiği sürece, ayette zikredilen ””onlarla en güzel şekilde tartış”” Nah1 125 emri gereğince, cedelde bir mahzur bu ilim zihinleri keskinleştirmek ve hafızayı güçlendirmek açısından oldukça Taşköprülüzade eserinde ilm-i marifet-i cedeli ”I-Kuran başlığıyla bir ilimden de bahsetmektedir, Kuran”ın her türlü akli ve işitmeye dayalı burhan ve delilleri içermesi sebebiyle, ondaki delillerin de araştırılması bu ilmin konusunu oluşturur. Fakat bu deliller kelamcıların metotları üzere olmayıp okuma yazma bilmeyen Arapların adetleri üzeredir. Kuran”ın genel halkı muhatap alması sebebiyle onda kapalı ifadeler , teknik terim ve deliller bulunmaz, çünkü bunlar halk tarafından Cedelle yakından ilgili diğer bir ilim ilmu”l-hilaftır. Taşköprülüzade”ye göre hilaf ilmi fıkıh mezhepleri arasındaki tartışmalı konuları inceler. Bu iki ilim arasındaki fark şudur cedel, hilaf ilmindeki delillerin içeriklerini araştırır , hilaf ise delillerin şekilleriyle Katip Çelebi de hilaf ilminin amacının şer”i delilleri ortaya koymak, şüpheleri gidermek ve kesin ispatlarla karşıt delilleri tenkit etmek olduğunu söylemektedir. Nev”i Efendi ise hilaf ilmini dindeki fikir ayrılıkları açısından ele almaktadır .Ona göre inançla ilgili konularda fikir ayrılıklarına düşmek uygun değildir, çünkü bu alandaki bilgi zanna dayalı olmayıp kesin bilgidir. İtikadi alanlarda doğru tektir; ameli alanda ise fikir ayrılıkları mümkündür, hatla bu alandaki fikir ayrılıkları İslam ümmeti için bir Nev”i Efendiye göre, ihtilaf düşünme ve düşünceyi zorlar; ihtilaf olmadığında zihin tembelleşir bu da dine zarar Hilaf ilmi kaynaklarını cedel ilminden alır. Nev”i Efendi bu bölümü cedelin amele mani olacağını ihtar eden bir kıta ile bitirir .16 Taşköprülüzade’den nakille Katip Çelebi Adabu”l-bahs”in iki tartışmacı arasındaki şartları araştırdığını söylemektedir. Amacı şüpheye mahal bırakmaksızın doğrunun ortaya çıkarılmasıdır. Adab akli ilimlerdendir ve usul ilminin alt dalları arasında yer alır. Bu ilme ilm al-münazara da denilmektedir. Tartışmacılar arasında sözün nasıl söyleneceğini araştırır ve konusunu, iddia sahibinin tezini ispatlarken kullandığı deliller oluşturur .Bu ilmin prensiplerinin doğruluğu kendinden bilinebilir ve amacı hatadan korunmak, doğruyu ortaya çıkarmak için tartışma melekesini sağlamaktır. 17 Katip Çelebi İbn Sadreddin’den yaptığı bir alıntıda adab ilminin bütün ilimlere hizmet ettiğini çünkü amacının doğruyu ortaya çıkarmak ve hasmı ilzam etmek üzere bir konuyu her iki taraftan da incelemek olduğunu söyler. Zaman içinde fikir ve bakış açılarının birikimi, zihin ve mizaçların farklılaşması sebebiyle ilmi konular çoğalır. Dolayısıyla görüş ayrılıklarını, ve bu ayrılıkların ifade ediliş şekillerini kabul ve ret açısından inceleyen bir ilme ihtiyaç vardır Kabul ve reddin kurallarını araştıran bu ilim, Osmanlı medreselerinde tartışma ve eleştirel düşünmeyi konu edinen veya dolaylı olarak içeren dersler hiç de küçümsenecek bir bölüm teşkil etmez. Bu ilimlerin muhtevalarının ve birbirleriyle olan ilişkilerinin daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesi ve ortaya konması gerekmektedir. Biz burada sadece bu ilimlere işaret etmekle yetindik. Görüldüğü gibi Osmanlı medreselerinde okutulan dersleri ve derslerin işleniş şekillerini sadece ezbere dayalı olarak değerlendirmek doğru değildir. Şimdi bu ilimlerden tartışmayı ve eleştirel incelemeyi konu edinen adab”ul-bahs ve”l-münazaranın içeriğine kısaca değinelim. ADAB KİTAPLARINDA İŞLENEN KONULAR Osmanlı döneminde adab üzerine yazılan onlarca eseri, şerh ve haşiyeleriyle birlikte içerik açısından burada değerlendirebilmek imkansızdır Bu yüzden son dönem Osmanlı alimlerinden Ahmed Cevdet Paşa”nın Adab-ı sedad adlı eserinden hareketle bu derste okutulan bazı konulara değineceğiz. Ahmed Cevdet Paşa tartışmaları düzenleyen ve bu konudaki kuralları araştıran ilmin ilmi adab-ı bahs veya ilm-i münazara olduğunu söyler. Bu ilim bir tezin nasıl doğru bir şekilde savunulacağı öğretir ve tartışmacılar bu ilmin kuralları sayesinde tartışmalarda hatalardan korunur. Ayrıca tartışına ilmi diğer İslami ilimlere bir giriş özelliği taşır .Bu ilmi çalışmayan kimse felsefe, kelam ve hukuk metodolojisi ilimlerini gereği gibi Adab ilminde tartışmalar bir soru soran sa ”il ve bir cevap veren mucib olmak üzere iki kişi arasında geçen karşılıklı konuşmaya dayalı bir çerçevede incelenir. Tartışmada sorular öğrenmek maksadıyla sorulmaz, dolayısıyla bu türden sorular adab ilminin sınırları dışında kalır. Tartışmacının sorusu bir itiraza dayalıdır ve ””hasmanedir””.20 Adab ilmi bir takım ilkelerden hareketle tartışmayı düzenler ve bu ilkelerin ilki her tezin bir delilinin olması gerektiğidir “Delilsiz dava tahakkümdür. Tahakküm ise mesmu” değildir .” 21 Dolayısıyla her teze delil istenir Yalnız herkes tarafından bilinen ve doğruluğu kabul edilen bedihi konular bu ilkeye istisna teşkil eder Mesela bir önermenin hem doğru hem yanlış olamayacağı Her tezin ispatlanması için bir delile ihtiyacı olduğu gibi, bir delil olmaksızın bir tezi veya davayı reddetmek de mümkün değildir ve mükabere adı altında yasaklanmıştır. Mükabere, tartışmalarda doğruyu bulmaya yardımcı olmayan sözlerdir .Akla dayalı ilimlerde ortaya konan ilke veya aksiyomlar evveliyyat, doğuştan herkesin kabul ettiği bilgiler fıtrıyyat ve yine herkes tarafından kabul edilen tecrübeye dayalı bilgiler için de tartışmada delil getirmek gerekmez. Bu konulara delil istemek veya karşı çıkmak, Mesela güneşin doğuşunu veya İstanbul diye bir şehrin varolduğunu inkar etmek anlamsızdır. Hatta içsel duyum müşahede, sezgi, ve geniş kesimler tarafından kabul edilen tarihi bilgiler de bu kısma dahildir. 23 Tartışmalarda ortak referans alanı mantıktır. Mantık kurallarına uymayan deliller veya tezler kabul edilemez. Delillerde ilk aranan husus kıyasın şekli şartlarına uygunluktur. Buradaki şekilden kasıt klasik mantık kitaplarında belirtilmiş gerek kategorik mantığın, gerekse şartlı önermelerden oluşan kıyasların şekilleridir. Tartışmalarda diğer bir referans alanı tartışmacıların bağlı bulundukları inanç ve düşünce sistemleridir. Mesela bir kelamcının evrenin sonradan yaratıldığına karşı çıkması veya bir felsefecinin evrenin yaratılmamış olduğunu inkar etmesi de tartışmada kabul Düşünme hataları olarak değerlendirebileceğimiz bazı konular adab kitaplarında sistematik olarak bir başlık altında işlenmemiş fakat bölümler arasından serpiştirilmiştir. Bunların en önemlileri arasında, sonucun öncüllerin bir parçası olarak kabul edilmesi gelir. Tartışmada böyle bir hareketin yasaklanmasının sebebi, kısır döngüleri doğurmasıdır. Örnek olarak ””Alem ezelidir , çünkü sonradan yaratılmamıştır”” şeklindeki argüman verilebilir .25 Aslında kısır döngüler bizatihi düşünme yanlışı olarak kabul edilmez. Mesela baba kavramı çocuk kavramını gerektirdiği gibi çocuk kavramı da baba kavramını gerektirir. Dolayısıyla ”baba” ve ”çocuk” döngüsel olarak birbirlerini gerektirirler ve bir düşünme hatası içermezler Her babanın bir çocuğu vardır çünkü her çocuğun bir babası vardır. Kısır döngünün yanı zincirleme sonsuza götüren deliller de şekil yönüyle değil, içerik yönüyle tenkit edilirler. Sebeplerin sonsuza kadar gitmesi felsefeciler ve kelamcılar tarafından kabul edilemez fakat sayılar için bu anlamda bir sınır koymak mümkün değildir. Bir tartışmada karşı tarafa yönelik üç ayrı yöntem takip edilebilir. Bunlar sırasıyla, engelleme men”, nakz ve muarazadır. Bir davaya delil getiren kimseye bu delil kabul edilemez diye yapılan itiraza ”engelleme” denir. Engelleme belirli öncüllere delil veya açıklama istemektir. Bu, öncülü ””kabul etmeyiz”” diyerek kısaca yapılabileceği gibi, niye delil veya açıklama istendiği de soruda belirtilebilir. Eğer soruda böyle bir belirleme varsa bu senetli engelleme olarak adlandırılır. Senedin kapsamı engellenenin kapsamına ya eşit ya da ondan daha dar olmalıdır. Eğer daha geniş olursa faydası olmaz. 16 Ayrıca engellemeyi yapan kimsenin şahit veya delil getirme yükümlülüğü Tartışmada takip edilen ikinci yöntem nakzdır. Eğer soruyu soran kimse öne sürülen delilin batıl olduğunu başka bir delille ispatlarsa bu itiraza nakz denir .Bir delilin iptali için getirilen delil iki kısma ayrılır 1 Karşı tarafın delilinin onun tezini desteklemediğini gösteren bir delil, 2 Karşı tarafın delilleri arasında bir çelişki, döngüsellik veya delillerin zincirleme sonsuza gitmesi gibi hataları içerdiğini gösteren bir delil. Fakat yukarıda da geçtiği gibi her döngüsel ve sonsuza götüren delil geçersiz Tartışmalarda kullanılan üçüncü yöntem muarazadır. Eğer itiraz delile değil de tezin kendisine olursa, yani bir delille tezin yanlışlığı ispatlanırsa buna muaraza Muaraza üç şekilde gerçekleşir 1 Bir teze karşı çıkanın getirdiği delil, savunanın deliliyle şekil ve içerik itibariyle aynı olabilir; Mesela ahirette Allah”ın görülüp görülemeyeceği konusunda, Ehl-i Sünnet, Mutezile”yle aynı ayetleri zıt tezlerine delil olarak kullanırlar. ””Gözler onu idrak ihata edemez; O gözleri idrak ihata eder.”” En”am, 103 2 Tarafların getirdiği deliller şekil itibariyle farklı fakat içerik itibariyle aynı olabilir; Mesela felsefecilerin “Alem her şey halde alem kadimdir”” deliline karşı kelamcılar, “Alem değişkendir. Hiçbir değişken kadim kadim değildir”” şeklinde karşılık verdiklerinde, her iki tarafın delilleri şeklen aynı fakat içerik itibariyle farklıdır .3 Son olarak tarafların delilleri şekil itibariyle aynı, içerik itibariyle farklı olabilir. Felsefecilerin yukarıdaki deliline kelamcılar “Alem değişkendir. Hiçbir kadim değişken değildir. Alem kadim değildir” diye karşılık verdiklerinde iki delilin şekilleri farklı fakat içerikleri aynı olduğu için bu gruba Sıralamada en güçlü muarazadır, daha sonra nakz ve en son olarak engelleme gelir .Engelleme itirazın en zayıfı fakat en eminidir .Diğer yöntemlere göre doğruyu ortaya çıkarmada daha faydalıdır. Taraflar engelleme, nakz ve muaraza arasında en uygun olanını kullanırlar. Engellemenin yeterli olduğu yerde diğerlerine başvurmak tehlikeli Engelleme surlar içinde savaşmak gibidir. Nakz ve muaraza ise açık alanda düşmanın üzerine hücum etmeye benzer. Engelleme bir tezin veya delilin yanlış değil kapalı olduğunu gösterir Bir delili nakzetmek o delilin yanlış olduğunu gösterir fakat bir delilin yanlış olması tezin yanlış olmasını gerektirmez. Başka bir ifadeyle ””delilin butlanından davanın butlanı lazım gelmez.””32 Tez delilden daha genel olabilir ve başka bir delil onu ispatlayabilir. Sorgulayan kimsenin karşı tarafı susturmasına ifham tersine ilzam denir. İlzam ifhamdan daha güçlüdür çünkü engellemek kolaydır fakat İspatlamak Adab kitapları mantık merkezli tartışma metodunu genelde ahlaki olarak nitelendirebileceğimiz bir takım kurallarla bitirirler. Bu kuralları yaklaşık on başlıkta toplamak mümkündür­ 1 Söz uzatılmamalıdır, 2 Söz manasını eksik bırakacak derecede de kısa tutulmamalıdır, 3 Tartışmada kapalı ve yabancı lafızlardan kaçınılmalıdır , 4 Karşı tarafın sözünü anlamadan müdahale etmemelidir, 5 Konu dışı söz edilmemelidir, 6 Gülmek, sesi yükseltmek gibi taşkınlıklardan kaçınılmalıdır , 7 Karşı tarafı küçük düşürücü söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır, 8 Karşı tarafın sözünü kesmemelidir, 9 Tartışma meclisini yönetenler tartışmanın düzenli bir şekilde geçmesini temin etmelidirler,10 Tartışma adabı ve kurallarını bilmeyen kimselerle tartışmamalıdır. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME Medreselerde okutulan adab derslerinin temel hedefleri arasında öğrenciyi araştırma ve tartışma tekniklerine alıştırma, mantığın teorik konularının temel İslami ilimlere nasıl uygulanacağını gösterme vardır. Bu sebeple adab ilmine uygulamalı mantık veya yabancı literatürdeki karşılığıyla “informel” mantık da denilebilir. Adabla ilgili eserlerde işlenen konular arasında mantık hataları, kısır döngü, teselsül, konuyla ilgisizlik, delilin tanımı, itirazın çeşitleri, delil ile tez arasındaki ilişki, tanımla ilgili sorunlar, şartlı önermeler ve çeşitleri ve tartışmada uyulması gerek kuralların bulunduğunu gördük. Bu konular bir yönüyle mantık felsefesini ilgilendirir. Medreselerde klasik dönemde okutulan tartışma metoduyla ilgili eserlerin incelenmesi Osmanlı bilim tarihinde mantık felsefesiyle ilgili gelişmelere de kısmen ışık tutacaktır. Tanzimat döneminde tartışma metoduyla ilgili yazılan eserlerin çoğu Türkçe kaleme alınmıştır. Ahmed Cevdet Paşanın Adab-ı Sedadı ve Ali Rıza Ardahani”nin Mi”yar el-Münazara”sı bu eserler arasındadır. Bunda Tanzimat”tan itibaren Türkçe’nin bir ilim dili olarak yaygınlaşmasının rolü vardır Bu dönemde yazılan eserlerinde göze çarpan diğer bir husus verilen örneklerin bir kısmının günlük hayattan olmasıdır. Avrupa toplumunun çalışkanlığı, kaşık kullanmanın veya iç çamaşır giymenin bidat olup olmadığı gibi sosyal ve dini içerikli örnekler,teoriyle pratik arasında bir bağ kurmaya yönelik çabalar olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak İslam geleneğindeki tartışma teorisi Osmanlı medrese eğitim sisteminde olgunlaşarak eğitimde önemli bir rol oynamış ve eleştirel düşünce ezber ve tekrara rağmen varlığını sürdürmüştür. ——————————————————————————— *Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi 1-Taşköprülüzade Ahmed Efendi, Mevzu”atu”l-Ulum. Terc. Kemaleddin Muhammed Efendi 2 Cilt İstanbul Dersaadette İkdam Matbaası, 1313, c. 1, s. 63 2- Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim. 2 cild. İstanbul. İz Yayıncılık, 1997, c 1, s. 763 3- 4- 5- 6- , 7- Taşköprülüzade, Mevzu”atu”l-”Ulum, 8- ayrıca bkz c 2 s 250. 9- ayrıca bkz. Katip Çelebi. Keşfu”z-Zunun 3 cilt. İstanbul Milli Eğitim Basımevi, 1971 , s. 579-580. 10- Katip Çelebi, Keşfu”z-Zunun, 11- Taşköprülüzade, Mevzu”atu”l-”Ulum, Katip Çelebi , Keşfu”z-Zunun, s. 580. 12- Taşköprülüzade, Mevzu”atu”l-”Ulum, 13- c. 2, s. 250. 14- Nev”i Efendi, İlimlerin Özü Netayicu”I-Funun Ömer Tolgay. İstanbul. İnsan Yayınları, 1995, 15- s. 175. 16- Netice hasıl olmaz bu cedelden, Seni bu vehm-i ilmi kor amelden. S. 182. 17- Katip Çelebi, Keşfu”z-Zunun, , 18- , Katip Çelebi Samarkandi”nin Adab risalesi”nin üzerine yazılmış şerh ve haşiyelerin bir liste sininin yanı sıra Adudu”d-Din İci”nin on satırdan oluşan eserinin tamamını ve onun şerh ve haşiyelerinin listesini vermektedir. Daha sonra beş tane daha adab kitabının ismini sıralıyor ki Taşköprü Risalesi bunlar arasındadır Bkz. , s. 39-41. 19- Ahmed Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, Mantık Metinleri içinde. 2 cilt Haz Kudret Büyükcoşkun. İstanbul İşaret Yayınları, 1998, c. 2, S. 112. 20- s. 111. 21- s. 113. 22- s. 113. 23- 24- 25- 26- 27- Mehmed Halis, Mizanu”l-Ezhan, Mantık Metinleri içinde 2 Cilt Haz Kudret Büyükcoşkun. İstanbul İşaret Yayınları, 1998, 28- Ahmed Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 128-30. 29- 30- 31 – 32 – 33- MEDRESE VE OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİİslam dünyasının karakteristik eğitim kurumu medreselerdir başlangıçta Türk-İslâm kültür çevrelerinde ortaya çıkıp gelişmesine karşın, zaman içinde her tarafa yayılmış ve ilköğretim üstündeki değişik eğitim kademelerini temsil eğitim tarihi içinde müstesna bir yeri bulunan Osmanlı medreseleri, orta ve yüksek tahsili gerçekleştiren müesseselerdi. Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren ve elemanları yetiştiren bir eğitim öğretim kuruluşuydu. Medrese sistemi ve teşkilatı, İslâm dünyasındaki cami, hastane, imaret, kervansaray, han, hamam gibi bütün sosyal hizmet ve yardım amaçlı müesseseler gibi vakıf temeli üzerine kurulmuştur.[1]Selçuklu Türklerinden miras kalan medrese sistemi Osmanlıların yeni unsurlar katmasıyla devam etmiştir. Selçuklular devrindeki bilim merkezlerine karşılık Osmanlılar devrindeki başlıca bilim merkezleri sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul olmuştur. Osmanlılarda bu üç şehir Anadolu Selçuklularındaki Konya, Sivas ve Kayseri’nin yerini almıştır.[2] Osmanlı Türkleri medreseyi hem yapı hem tedrisat bakımından geliştirmişlerdir. Büyük külliyeler içindeki medreseler yanında küçük manzumelerin bir parçası olan medreseler ve müstakil medreseler de bina etmişlerdir.[3] Osmanlı fetih politikasına göre fethedilen yerlerde ilk önce cami ve yanında medrese açılması bir gelenek halini almıştır. Bu gelenek topluma ve devlete gerekli din, ilim ve eğitim hizmetleri yanında devlet idaresinde ihtiyaç duyulan idari ve adli personelin yetiştirilmesine yönelikti.[4] Osmanlı medreseleri esas itibariyle öğretmen, müderris, imam, müftü, kadı gibi görevlilere duyulan ihtiyacın karşılanmasına pratik olarak hizmet ettiği için başta Fıkıh olmak üzere Hadis, Tefsir, Kelam, Akaid ve Ahlâk gibi dinî, hukukî dersler öncelikli olarak okutulurdu. Bununla beraber Hikmet, Mantık, Hendese gibi aklî ilimlere de yer verilir, ancak bu dersler daha ziyade asıl dersleri anlamaya yarayan yardımcı ilimler olarak görülürdü.[5]Programlar karşılaştırıldığında son dönem ders programlarının XV. ve XVI. yüzyıldaki derslerden kayda değer farklılıklar arz etmedikleri görülmektedir. Hem öğretimin içerik, amaç, usûl ve yöntemleri hem de dersler ve ders kitapları hemen hemen hiç geliştirilmemiştir.[6] Yapılan bazı çalışmaların açıkça ortaya koyduğu üzere, bir iki örnek dışında, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okunan veya ulemanın üzerinde çalışmış oldukları bütün eserler, Osmanlı sınırları dışında, kaleme alınmıştır. Bilhassa yüzyıllar arasındaki bir dönemde, diğer bir deyişle, Osmanlı medreselerinin henüz emekledikleri bir çağda Mâverâünnehir, Horasan, Mısır, Irak ve Suriye gibi Sünnî İslâm'ın ilk olarak yayılıp yerleştiği bölgelerde ve kültür merkezlerinde yazılmıştır.[7] İlk devir Osmanlı medreselerinin eğitim dereceleri medreseyi kuran kişinin politik, sosyal statüsü ve kurulan şehrin önemine göre belirleniyordu. Meselâ sultanlar tarafından devrin başkenti konumunda bulunan İznik, Bursa ve Edirne’de kurulan medreseler zamanlarının en yükseköğretim kurumlarını teşkil ediyorlardı. Bu dönem medreseleri, öğretim kadroları, kaynakları, fıkıh ve kelamın yanı sıra matematik, felsefe, astronomi, tıp bilimlerinin de okutulması, yetkin bilginlerin yetiştirilmesi bakımından henüz gücünü ve olgunluğunu kanıtlayamamış küçük bir beylik için gerçekten övünç kaynağıdır.[8] Fatih medreselerinde okutulan dersler hakkında net bilgiler yoktur. Külliye vakfiyesinde Sahn müderrislerinin öğrencilere çeşitli ilimler öğretmesi istenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı kültür, bilim ve eğitim tarihinin zirvesini teşkil edecek olan külliyesinde mevcut bimarhane, imaret, tabhane, Dârü’l Edviye eczahane bu külliyenin insanî, dinî, sosyal ve kültürel hizmetlerin bir bütün olarak yürütüldüğünü göstermektedir. Süleymaniye medreselerinde din derslerinin yanında mantık, matematik, felsefe, fizik, astronomi, meteoroloji, madenler, bitkiler bir ölçüde insanın okutulması olumluydu. Dârü’t-Tıb’da ise doğrudan hekimlik ve eczacılık çalışmaları yapılıyordu.[9] Osmanlı medreseleri, kendi içlerinde basamak basamak yükselen hiyerarşik bir yapı arz etmekte ve her müderris eğitim-öğretim hayatına en alt seviyedeki medreselerden başlamakta, her medresede okuması gereken dersleri okuyup başarılı olduktan sonra, bir üst medreseye geçebilmekte, böylece en yüksek dereceli medreselere ulaşmak mümkün olmaktaydı. Aynı şey, müderrisin tedris hayatı müddetince de geçerliydi. Buradan yönetici olarak yahut başka bir vazife ile devlet hizmetine girmekteydi.[10] Fatih’in düzenlemeleri daha sonraki dönemler için örnek olmuş ve klasik Osmanlı medrese düzeni oluşmuştur. Kesin süreleri yoktu, amaç belli kitapları okumaktı. En az 1-2 yıl öğretim yapıyorlardı. Hoca öğrenci ilişkileri öğrencinin mutlak saygı göstermesi esasına dayanıyordu. Hoca ile ters düşenler onun izni olmadan kolay kolay başka bir müderris tarafından kabul edilmezdi.[11] Bu öğretmene verilen değerin bir sonucudur. Osmanlı eğitim anlayışı ve medrese sisteminin esaslarının oluşturan Fatih Sultan Mehmet’in hocalara saygısının bir eseridir de diyebiliriz. Fatih ile ilgili genelde bilinen bir hikâye bu görüşü destekler mahiyettedir. Fatih, 1453 yılı 29 Mayıs sabahı yapılan taarruzla, muhtelif devletler tarafından yirmi sekiz defa muhasara edilen İstanbul, Osmanlı topraklarına katılmış oldu. Savaş sonunda Fatih, beyaz atına binmiş, ordusunun önünde, yanında hocaları bulunduğu halde İstanbul’a ilk defa girerken, şehir halkı heyecanla Türk ordusunu karşılamaktadır. Aksakalı ve ağır duruşuyla Akşemseddin’i padişah sanarak ellerindeki çiçek demetlerini ona vermeye çalışan şehir halkına göz ucuyla Fatih Sultan Mehmet’i göstererek ; Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz’ demek istiyordu. Fatih’in de Akşemseddin’i göstererek; “Gidiniz gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim ama o benim hocamdır’ dediği geniş bir bilgiye sahip olması gerekiyor, ancak bu müderris olmaya kâfi gelmiyor; ilminin yanında pek çok insanî ve ahlâkî vasıflara sahip olması da gerekiyordu. Ayrıca ders verme yeteneğine sahip ve kolayca dersi işleyebilen deneyimli müderrislerin tercih sebebi olması o dönemlerde pedagojik bazı kıstasların varlığına işaret etmektedir.[12]Medreselerde umumî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkânını sağlar ve en iyi şekilde öğrenmeye imkân hazırlardı. Bu husus günümüzde de çok önemli kabul edilir.[13]Ders anlatma, tartışma yöntemleri de uygulanmakla beraber öğretim yöntemi esas olarak ezberciliğe dayanıyordu. Kitaplar ve öğretim dili esas olarak Arapça idi. Türkçe kısmen sözlü açıklamalarda ve tartışmalarda kullanılıyordu.[14] Temel eğitimini tamamladıktan sonra her hangi bir ilimde ihtisas yapmak isteyen talebeler o bilim dalındaki tanınmış hocalara gidip ders görür ve icazet alırlardı.[15] Talebe eğitim süresi içerisinde okunması gereken dersleri kitap’ olarak veya kitapların belirli bölümlerini seçerek okuduğu için, derslerde verilen bilgileri öğrenip hocası tarafından yeterli bulunmadıkça prensip olarak başka bir derse kitaba geçememekteydi. Dolayısıyla, işlenen konular iyice öğrenilinceye kadar tekrar edilebildiğinden, sürenin uzaması, hatta her öğrenci için farklılık göstermesi mümkündü. Yâni, bugünkü ifadeyle sınıf geçme değil, ders kitap geçme sistemi söz konusu idi.[16] Günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı. Dersler sabah namazından sonra başlar, öğleye kadar devam ederdi. Öğleden sonra talebe serbest bırakılırdı. Haftanın Salı, Perşembe ve Cuma günleri tatil yapılırdı. Ayrıca Ramazan ve Kurban bayramları ile İslâm dininde mübarek sayılan kandil günleri de tatil kabul edilmişti. Yıllık tatiller Recep, Şaban, Ramazan aylarını içeren üç aylarda yapılmaktaydı. Öğrenciler bu aylarda medreseden uzaklaşarak yurdun değişik yerlerine dağılıyorlardı. Köy köy dolaşarak halka vaaz ve nasihat etmeleri karşılığında köylülerin para, yiyecek ve giyecek verdikleri bu uygulamaya “cerre çıkmak” adı yöntem sayesinde öğrenciler medreselerde öğrendikleri teorik bilgiler önce medrese mescidinde tatbikat sahasına koymakta, burada aldıkları tecrübelerle ve her yıl tekrarlana gelen bir metotla halkın karşısına çıkmaktaydılar. Halka ilk elden ve yetkili ağızlardan anlatılan bu konular halk üzerinde de etkili oluyordu. Ayrıca bu sayede öğrenciler tahsil ettikleri konuları hafızalarına daha iyi yerleştirebilmekte ve cerre çıkacaklarını bildikleri için bu faaliyetlere geniş bir şekilde hazırlanmaktaydılar. Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkenin her yöresi medrese öğrencileri için açık bir uygulama alanı cerre çıkmak öğrencilere sürekli kaldıkları hücrelerden farklı bir ortamın varlığını öğrettiği gibi farklı insan ve kişilerle karşılaştıkları için sosyo-pedagojik tecrübeler elde etmesine fırsat veriyordu. Böylelikle öğrenciler sahip oldukları bilgilerin halka intikali sırasında hitabet heyecanını gidermekte ve kendilerinin eksik oldukları konuları daha iyi kavrayarak tedbir almaktaydılar. Öğrenciler cerre çıktıkları yerlerde halka beş vakit namaz kıldırmak, mukabele okumak, İslâm dininin prensiplerini anlatmakla günlerini geçiriyorlardı. İmamsız ve hatipsiz köylerde öğrencilerin faaliyetleri ulaştırma ve haberleşme araçlarının çok az bulunduğu dönemlerde dünya ile bağlantılarını hemen hemen kaybetmiş olan köy ve kasabalarda halkı aydınlatmak, onları son gelişmelerden haberdar etmek gibi faydalı sonuçlar vermekteydi.[17]Medreseler bundan asırlar önce, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyazı olmaktan çıkarmak, toplumda sosyal adâleti, fertler arasında fırsat ve imkân eşitliğini sağlamak için, parasız tedrisat yaparlardı. Fâtih Kanunnâmesi’ne göre, medreselerin denetimi mahallî müftülüklere bırakılmıştı. Bu durum, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin mahallî ihtiyaç ve şartlara göre organize edilmesine faydalı olmakta, halkın eğitim ve öğretim faâliyetlerine ilgi duymasına, medreselere malî katkılarda bulunmalarına yardım etmekteydi.[18]Kaynakça1. Akgündüz, Hasan; Tarihi Gelişim İçinde Medreseler ve Üniversiteler, Gençlik CopyLand, Diyarbakır, Akyüz, Yahya; Türk Eğitim Tarihi, Pegem yay., Ankara Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul Hızlı, Mefail; Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi Bursa Medreselerinde Eğitim Öğretim, Doğan Ofset, Bursa İhsanoğlu, Ekmeleddin; Osmanlı Medeniyeti Tarihi, cilt I, Feza Gazetecilik İstanbul, İzgi, Cevat; Osmanlı Medreselerinde İlim, İz yay., İstanbul Kütükoğlu, Mübahat; 1869’da Faal İstanbul Medreseleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enistitüsü Dergisi, Sarıkaya, Yaşar; Medreseler ve Modernleşme, İz yay., İstanbul Unan, Fahri; “Osmanlılar’da Medrese Eğitimi” Yeni Türkiye, cilt 5, Yeni Türkiye Yay., Ankara 1999. [1] Ekmeleddin İhsanoğlu; Osmanlı Medeniyeti Tarihi, cilt I, İstanbul, 1999, s. 232 vd.[2] Cevat İzgi; Osmanlı Medreselerinde İlim, İstanbul 1997, s. 20.[3] Mübahat Kütükoğlu; “1869’da Faal İstanbul Medreseleri”, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi Tarih Enistitüsü Dergisi, 1976-1977, s. 277.[4] Yaşar Sarıkaya; Medreseler ve Modernleşme, İstanbul 1997, s. 30.[5] Y. Sarıkaya; Detaylı bilgi için bkz. Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 40 vd.[6] Y. Sarıkaya; s. 85.[7] Fahri Unan; “Osmanlılar’ da Medrese Eğitimi” Yeni Türkiye, Ankara 1999, s. 147.[8] Y. Sarıkaya; ; s. 25.[9] Yahya Akyüz; Türk Eğitim Tarihi, Ankara 2005, s. 61-62.[10] Fahri Unan; s. 148.[11] Y. Akyüz; s. 64.[12] Mefail Hızlı; Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi Bursa Medreselerinde Eğitim Öğretim, Bursa 1997, s. 51.[13] M. Hızlı; s. 158 vd.[14] Y. Akyüz; s. 64.[15] E. İhsanoğlu; s. 232- 234.[16] Fahri Unan; s. 157.[17] M. Hızlı; ; s. 158-162.[18] Hasan Akgündüz; Tarihî Gelişim İçinde Medreseler ve Üniversiteler, Diyarbakır, 1998 s. 125. GİRİŞ Medrese, sözlükte okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek için tekrarlamak anlamına gelen ders dirâse kökünden gelen bir mekân ismidir. İslam dünyasında gelenekçi yöntemlerle idare edilen eğitim kurumları olan medreseler X. yüzyılda Irak’ta ortaya çıkmakla birlikte kurumsallaşmalarının XI. yüzyılın ilk yarısında Horasan ve Mâverâünnehir’de Gazneli, Karahanlı ve Büyük Selçuklu siyasi çevrelerinde gerçekleştiği bilinmektedir. Osmanlıda İslam eğitim sisteminin temelini medreseler oluşturmaktadır. Bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar medreselere büyük önem verilmiştir. Kuruluş döneminden başlayan medrese sistemi giderek önem kazanmıştır. Ayrıca bu mekanlar devlete önemli katkılar sunmuştur. İlk medreseleri başkentlere yaptıran Osmanlılar daha sonra devletin genişlemesi ile köylere kadar medreseler yaptırmıştır. Fatih zamanında çok hızlanan bu yapılaşma yıkılışa kadar belirli düzeylerde devam etmiştir. Yapılan medreseler sadece eğitim kurumu değil aynı zamanda bir kültürü temsil etmiştir. Bu yapıları genel olarak padişah yapmasına rağmen bazen halkta kendi gayretleriyle medrese inşa etmiştir. İLK MEDRESELER İlk Osmanlı medreselerinin şekillenmesinde diğer İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinden Osmanlı’ya gelmiş olan bilim adamlarının fikirlerinin ve eğitim-öğretim anlayışlarının katkısı görülmektedir. Ayrıca bunların nerede açıldığı konusu da tartışmalıdır. Ancak genel kanı ilk medrese olarak Orhan Gazi’nin 1331’de kurduğu İznik Orhaniyesi adını da taşıyan İznik medresesi gösterilebilir. Bu medreseye ünlü âlim Dâvûd-i Kayseri, ardından Tâceddin Kürdî müderris olarak atanmıştır. Daha sonra medrese sayıları hızla artmıştır. Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, II. Murat ve devlet ricalinin yaptırdığı yirmi bir medrese ile Bursa cazip bir ilim merkezi olmuştur. Bursa’da ilim faaliyetleri devam ederken Edirne fethi ile eğitim faaliyetleri Edirne içinde etkili olmaya başlamıştır. Burada Çelebi Mehmet zamanında iki, II. Murad döneminde ise dokuz medrese faaliyete başlamıştır. Daha sonraki süreçte özellikle önceden değindiğimiz gibi Fatih zamanı medrese sayıları oldukça artmıştır. Fatin Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde medreseler padişahın desteği ile çok iyi bir ivme kazanmıştır. Ayrıca bunlar yükseköğretim kurumu özelliği kazanmıştır. 15. YÜZYIL VE SONRASI MEDRESELER Osmanlı klasik dönemine geçtiğimiz zaman medreseler imparatorluk içinde yaygınlaşmaya devam etmiştir. Sadece imparatorluğa başkent olmuş iller değil Anadolu’nun muhtelif yerlerine de çok sayıda medrese yapılmıştır. Fetih siyaseti ile hızlanan toprak kazançları ile genişleyen coğrafyada fethedilen yerlere de medreseler yapılmıştır. Bu medreseler sadece eğitim kurumu değildir. Ayrıca bir kültür yansıması olarak da yeni topraklarda yerini almıştır. Özellikle Balkan şehirlerinde medreseler kurulmasına önem verilmiştir. İlk olarak bu dönemde Fatih Sultan Mehmet, Eyüp Medresesini açmıştır. Daha sonra 1470 yılında tamamlanan Fatih külliyesi içinde sekiz medreseden oluşan Sahn-ı Seman Medresesi ve bunların bir sıra gerisinde bulunan sekiz Tetimme Medresesi hizmete girmiştir. Üç Önemli Külliye Bu medreseler sayesinde klasik medrese görüntüsü değişmiştir. Bununla beraber medreseler daha sistemli bir üniversite ve araştırma merkezi görüntüsü almıştır. biri Amasya’da 1481-1486, diğeri Edirne’de 1484-1488, üçüncüsü de İstanbul’da 1501-1505 kendi adıyla anılan semtte inşa ettirdiği üç önemli külliye içerisinde medreseler kurmuştur. İstanbul’daki medresenin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bu medreseye şeyhülislamlar müderris olarak atanmıştır. Aslında padişahın bu hareketi ile medreselerdeki eğitime ne kadar önem verdiğini devlet içinde göstermiştir. Dönemi takip eden padişahlar medrese hususunda aynı hassasiyeti göstermiştir. Sahn-ı Seman’dan bir asır sonra Mimar Sinan tarafından yapılan Süleymaniye külliyesi 1550-1557 özellikle medrese-i evvel, sâni, sâlis ve râbi isimleriyle dört medrese, bir tıp medresesi ve dârüşşifâ ile darülhadisten oluşmuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nde eğitimde varılan en üst noktayı göstermektedir. Medrese Sistemi Devlet bu gelişmelere rağmen medrese sistemini her fırsatta desteklemiştir. Hatta 1675’te sünnet düğününde tamamen boşalmış olan Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı medrese haline getirilmiştir. Dahası buralara müderris tayin edildiği de bilinmektedir. Balkanlarda medrese konusuna tekrar geldiğimizde Osmanlı’nın buraya eğilimi olduğunu ve medreselerin buralarda yoğunlaştığını görmekteyiz. Osmanlı dönemi boyunca Bulgaristan’da 142 medrese, 273 mektep, Yunanistan’da 182 medrese, 315 mektep, eski Yugoslavya’da 223 medrese, 1134 mektep ve Arnavutluk’ta yirmi sekiz medrese, 121 mektep olmak üzere toplam 575 medrese ve 1843 mektebin yapıldığı tespit edilmiştir. Bunlarla birlikte İstanbul’da sur içinde birçok medrese olduğu bilinmektedir. Ayrıca medreseler Anadolu vilayetlerinde de yaygınlık göstermiştir. Kayseri, İzmit, Amasya gibi şehirlerde onlarca medrese aktif olarak çalışmıştır. MEDRESE ÖĞRENCİLERİ VE DERSLERİ Medrese talebelerinden aşağı seviyelerdeki tahsili görenlere suhte veya softa, Sahn-ı Semân ve Süleymaniye gibi yüksek seviyedekilere ise danişmend denildiği belirtilmiştir. Aslında bu uzun tahsille başlayan ilmiye yolu, Müslümanlar için devlet hizmetinde ana yükselme kanalı olmuştur. En fakir bir köylünün bile medreseye yazıldıktan sonra tahsilini bitirip müderrislik ve kadılık gibi muteber mevkilere gelebileceği bildirilmiştir. Osmanlı’da medrese öğrencileri her zaman odak noktası olmuştur. Devletin güçlü ve zengin zamanlarında devlet, öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır. Devletin zayıflayıp gelirlerin azalması ile medreseler göz ardı edilmiştir. Ancak halk bu sefer medrese öğrencilerini yalnız bırakmamış ve onlara ellerinden gelen yardımı yapmışlardır. Öğrencilerin eğitimine odaklandığımız zaman onların medrese içindeki hayatı, dereceleri, dersleri ve mezun olması için gereken imtihanlara göz atmamız gerekmektedir. DERSLER Medresede okutulan dersler esas itibariyle cüz’iyyat denilen hesap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri; alet ilimleri ulum-ı âliyye kabul edilen belâgat meâni, bedi, beyan, mantık, kelâm Arap sarf ve nahvi, dil ve edebiyatı dersleri denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmuştur. Dersler önceden belirlenmiş kitaplardan takip edilmiştir. Bu kitapların İslam dünyasından önemli kişiler tarafından yazılmış kitaplar olduğu belirtilmiştir. İlk medreselerde belirli skalada olan kitap çeşitleri daha sonra artmış ve farklı alanları içine almıştır. İslam dininin de etkisi ile kitaplarda Arapça öne çıkmış ve kitapların çoğunluğu Arapça olarak yazılmıştır. Ancak eğitim dilinin Türkçe olduğu da ifade edilmiştir. Buradan hareketle Osmanlı eğitim sistemi dini temeller üstüne oturtulmuştur. Dahası bu sistem Doğu kaynaklı olarak düzenlenmiştir. XV-XVI. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde okutulan otuz üç kitaptan on üçünün İran’da, onunun Mısır’da, yedisinin Mâverâünnehir, Harizmşah ve Fergana’da üçünün Anadolu ve Horasan’da yetişmiştir. Öğrencilerin derecelerinde ise klasik olarak eğitim ve zaman olarak daha tecrübeli ve tecrübesiz gibi bir ayrım vardır. Genellikle her medrese odasında ’oda-nişin’’ ve ’çömez denilen iki talebenin kaldığı da söylenmiştir. Çömezin asıl oda sahibinin işlerini gördüğü ve dersleri oda sahibi müzakere ettiği açıklanmıştır. Talebelerin imtihanları onların icazetname almasını sağlamaktadır. Medrese silsilesini takip ederek tahsilini tamamlayan öğrencilerin bu belgeyi almaya hak kazandığı belirtilmiştir. Bu belge ile artık öğrencilikten çıkıldığı ve ’mülazemet’’ denilen safhaya geçildiği dile getirilmiştir. Bu aşamaları takiben belirli bazı sınavlar daha yapılıp bu öğrencilerin devlette belli yerlere gelmeleri sağlanmıştır. Sosyal Hayat Talebeler aynı zamanda sosyal hayatta da etkin rol oynamıştır. Özellikle sayılarının git gide arttığı 19. yüzyılda bunlar üzerinde otorite kurmak zorlaşmıştır. Ayrıca bazı olaylarda da aktif rol oynamışlardır. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde İstanbul’daki talebe-i ulûmun hükümet aleyhine isyanı karşısında çaresiz kalınmıştır. Medreselerin maddi olarak gelirsiz kalmıştır. Dahası öğrencilerin boş zamanlarında köylerde çalışması ile bu olaylar artarak devam etmiştir. Bu hadiseler ardına artık medreselere girmek zorlaştırılmıştır. Medreseye girmek isteyen öğrencilerden kefil istenmiştir. Ayrıca kurallara uymayanlara ve halk içinde problem çıkartanlara cezalar uygulanmıştır. Padişahlar bu talebelerin kontrollerine önem verdiği için her zaman onların ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermişlerdir. Çeşitli şekillerde bu çevrelere para ve yiyecek yardımı yapılmıştır. Hatta II. Mahmud yeniçerileri kaldırmaya çalışırken ona destek veren talebelere para dağıtmıştır. MÜDERRİSLİK Medreselerde asıl önemli vazifeyi üstlenenlerinders vermekle yükümlü tutulanların müderrisler olduğu belirtilmiştir. Bu sebeple müderris, İslâmi eğitimi esas ögesi olarak kabul edilmiştir. Hatta okutulan öğrenciler hakkında bilgi istendiğinde hangi kitapları okuduğu değil hangi hocadan eğitim aldığı daha önemli olmuştur. Müderrislerin önemini halkta bilmiş ve onlara saygı göstermişlerdir. Osmanlı eğitim sisteminde müderris önemli bir eğitimden sonra icâzet, mülazemet, ve berat alarak medreselerde ders okutan hocalara denilmektedir. İlk Osmanlı medrese hocaları yetişmiş ünlü kişiler olup bunlardan seçilmiştir. Daha sonra sistem hem öğrencisini hem hocasını kendisi yetiştirmeye başlamıştır. Tecrid Medresesi Müderrisleri Medrese derslerini sırasıyla görüp danişmend olan talebe, bundan sonra mülâzemet ve kazasker defterine kaydolunarak nöbet sırası gelince eş aşağı derecedeki Haşiye-i tecrid medresesi müderresliklerinden birisine tayin olmaktadır. Bu medrese müderrisliklerinin yirmi ve yirmi beş akçe yevmiyeli olduğu da belirtilmiştir. Yirmi akçeli medreselerin bir nevi çömez müderrislerin ilk yerleri olduğu ifade edilmiştir. Çünkü akçenin artmasının aslında müderrisin terfisi olarak görüldüğü bildirilmiştir. Hâşiye-i tecrid müderrisi olan zat, terfi edince bir derece yüksek olan otuz, otuz beş akçe, yevmiyeli Miftah Medreselerinden birinin müderrisliğine ve daha sonra Kırklı, Hariç Elli Medreseleri müderrisliklerine yükselmiştir. Bu Kırklı ve Hariç Elli Medreseleri Anadolu’da beylik kurmuş olan hükümdarların veya onların kız ve ailelerinin yaptırmıştır. Kırklı Medreselerinde kelâmdan Mevakıf ve Makasır şerhi ve Hariç Elli Medreselerinde fıkıhtan hidaye tedris edilmiştir. Dâhil Medreseleri Hariç Elliden terfi eden müderrisin Dâhil müderris olduğu belirtilmiştir. Dâhil Medreseleri içinde en önemlisinin Fatih’in yaptırmış olduğu sekiz Tetimme Medreseleri olduğu da ifade edilmiştir. Bu Dâhil Medreselerinin yolu Sahn Medreseleri olduğundan dolayı Mûsıla-i Sahn da denildiği söylenmiştir. Dâhil Elli Medreselerinin şehzadelerin, şehzade valideleriyle padişah kızlarının ve padişahların yaptırmış oldukları medreseler olduğu dile getirilmiştir. Ayrıca bu yollardan geçen müderrislerin başarılı oldukları da terennüm edilmiştir. Hatta bunlar kendilerini gösterebilirlerse Sahn-ı Seman Medreselerinden birisine atanarak bu şekilde profesör oldukları da bildirilmiştir. Sonraki dönemlerde Altmışlı Medreselerde çıkmış ve bu şekilde terfiler olmuştur. MEDRESE ÇEŞİTLERİ Osmanlı’da medreseler tek tip olarak teşekkül etmemiştir. Farklı yapılarda farklı yoğunlukta eğitim verilen medreseler varlığını göstermiştir. Bu medreseler hem içlerinde verdikleri derslere göre hem de yapıları itibari ile farklılıklar gösterebilmektedir. İlk dönem medreselerinde daha çok dini eğitim alan talebeler daha sonraki yıllarda matematik, mühendislik, tıp gibi teknik konuları da ders olarak görmüştür. Bu medreseleri toplam altı başlıkta görebiliriz. Ellili Medrese derecesinde ikilik olduğu için yedi olarak da düşünülebilir. İlk derece Haşiye-i Tecrid Medresesidir. Bu medresede müderrise 20 akçe verilmektedir. Medreselere bu adın verilmesinin sebebi Seyyid Şerif Cürcanî’nin, Nasuriddin Tusî ye ait olan Tecridü’l-İ’tikad isimli kitabına, Haşiye-i Tecrîd ismiyle yazdığı haşiyesinden gelmesinden dolayıdır. Daha sonraki derece ise Miftah Medreselerdir. Bu medreselerde ders olarak belâgattan Şerh-i Miftah’ın okutulmasından kaynaklı medreseler bu isimle anılmıştır. Derece olarak Hâşiye-i Tecrid Medreselerinin üstündedir. Müderrislerinin 30-35 akçe aldıkları bilinmektedir. Diğer bir medrese derecesi olan Kırklı Medreseler ise Taftezânî’nin fıkıhla ilgili Telvîh isimli kitabın okutulması sebebiyle Telvîh Medreseleri olarak isimlendirilmiştir. Önceki medreselerden farklı olan Ellili Medreselerde ise hariç ve dahil olmak üzere iki bölüm vardır. Burada müderrislere 50 akçe verilmektedir. Sonraki dönemlerde oluşturulan Altmışlı Medreselerin derece bakımından Sahn kurumlarından yüksek olmalarına rağmen eğitim sürelerinin Sahn Medreseleri kadar olduğu belirtilmiştir. Sahn Medreselerinde bazı derslerde okutulan eserlerin tamamlanması söz konusu olmaktadır. Bu mekanların müderrislerin günlük 60 akçe ücret aldığı medreseler olduğu da söylenmiştir. Sahn-ı Seman Medreseleri Son olarak iki padişah ile özdeşleşen medreseleri ele alacağız. Bunlardan ilki olan Fatih zamanında yapılan Sahn-ı Seman Medreseleri İstanbul’un fethi ile başlayan döneme denk gelmektedir. Fatih’in zaten İstanbul’u bir kültür başkenti yapmak istemiştir. Ayrıca eğitime verdiği önem ile Sahn-ı Seman Medreseleri öne çıkmıştır. Fâtih, İstanbul’daki imaretini yapmak için çevresinde Bizans İmparatorlarının mezarları bulunan Havariyyun Kilisesi’ni yıktırarak, mezarları kaldırmış ve yerlerini dümdüz bir hale getirmiştir. Sahn-ı Seman Medreseleri “sahn” isminden gelmektedir. Arap dilinde geniş sahralara ve düzlüklere bu isim verildiği için ismini buradan almıştır. Yapılan bu medresenin Osmanlı’da o zamana kadar yapılmış en kapsamlı medrese olduğu belirtilmiştir. Fatih, içinde cami, hastane, tımarhane, han, sıbyan mektebi ve bir kütüphaneden oluşan bir külliye yaptırmıştır. Fatih Külliyesi Fâtih külliyesinde sıbyan mektebinden en üst düzey medreseye kadar dönemin bilgi ve insan yetiştirme kültürü ile bütünleşen akademik amaçlı bir yapılanma görülmektedir. Beylik dönemine ait medrese vakfiyelerinde tedris faaliyetleri genellikle naklî disiplinler çerçevesinde şekillendirilirken, Fâtih külliyesi vakfiyesinde bu konuda aklî ve naklî bilgi disiplinleri beraber yürütüleceği vurgulanmıştır. Bu yapılara bu dönemde bu kadar önem verilmesinin sebebi Fatih olarak görülmüştür. Ancak dönemin şartlarına baktığımız zaman genişleyen İmparatorluk toprakları ile ihtiyaç duyulan yetişmiş insan problemi de bu medreselerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Başlarda sadece temel bir ilmi yuva olan medrese kurumu daha sonra devletin içinde önemli yerlerde görev alacak insanları yetiştirmiştir. Süleymaniye Medreseleri İkinci olarak ise Kanuni Sultan Süleyman emriyle yaptırılan Süleymaniye Medreseleri öne çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan Sahn-ı Semân, tefsîr, usûl-ı fıkıh, fıkıh, kelâm ve Arap dili ile ilgili eğitim yapan ilahiyat, İslâm hukuku ve Arap edebiyatı üzerine dersler veren bir müessese olduğu belirtilmiştir. Müspet bilimlere ait olan tıp ve riyaziyat gibi alanlara duyulan ihtiyaç göz önüne alınarak Tıp, Riyaziye ve ilaveten Dârü’l-hadîs isimli Medreseler de yerini almıştı. Kanunî Sultan Süleyman XVI. asır ortalarında eski diye bilinen yerin geniş bahçesinin kuzeyinde Haliç’e bakan cihetinde tepede belirlemiş olduğu yerde Mimar Sinan’a camisiyle birlikte medreselerini ve diğer tesislerini inşa ettirmiştir. Bu iki Osmanlı tarihine yön vermiş padişahın yaptırdığı medreseler Osmanlı medrese sisteminin temelini oluşturmuştur. Osmanlı’nın yıkılışına kadar belli başlı değişiklikler olsa bile medrese sistemi bu yapılara göre düzenlenmiştir. MEDRESELERİN MİMARİSİ VE YAPILANMASI Erken Osmanlı döneminden itibaren külliyenin bir parçası olarak ya da bağımsız yaptırılan medreseler XVII. ve XVIII yüzyılda değişen külliye anlayışı içerisinde farklı şekillerde konumlanmıştır. XVII. yüzyılda ortaya çıkan küçük külliyeler ya da medrese merkezli külliyeler olarak isimlendirilen külliye şeması, XVIII. yüzyılda da benimsenerek uygulanmıştır. Bu külliyelerde, İstanbul Kuyucu Murat Paşa 1606-1611 ve İstanbul Ekmekçizade Ahmet Paşa 1618’den az önce Medreselerinde dersane-mescit, türbe ve sebil ile oluşturulan kompozisyon üzerinde durulduğu gibi, İstanbul Köprülü Mehmet Paşa 1661, İstanbul Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1681-1690, İstanbul Amcazade Hüseyin Paşa 1700, Aydın Nasuh Paşa 1708, İstanbul Damat İbrahim Paşa 1719-1720, İstanbul I. Abdülhamit 1780 külliyelerinde yine odak noktası medrese olan dersane-mescit, türbe, kütüphane, mektep, sebil, çeşme, dükkan gibi değişik fonksiyonlu yapıların araziye serbest olarak yerleştirildiği düzenlemeler de sıkça uygulanmıştır. Ayrıca bu dönemde caminin merkez alındığı geometrik düzen uygulamalı külliye anlayışı değişime uğrayarak devam etmiştir. Mimari Yapı Klasik dönemden farklı olarak yapıların yerleştirilmesinde uygulanan geometrik düzen ve dik açıların bozulduğu, serbest düzende arazinin topografyasına uygun değişik fonksiyonlu yapıların oluşturduğu şemalar benimsenmiştir. Antalya/Elmalı Ömer Paşa 1610 İstanbul Sultan Ahmet 1619, İstanbul Çinili 1640, İstanbul Çorlulu Ali Paşa 1708, Nevşehir Damat İbrahim Paşa 1727, Urfa Rızvaniye 1737, İstanbul Nur-u Osmaniye 1755, Aydın Cihanoğlu 1756 külliyeleri bu grubu yansıtan örneklerdendir. XVII. ve XVIII. yüzyılda medreseler, külliye şemalarının dışında bağımsız olarak da yapılmıştır. İzmir/Birgi Darülhadis 1657, Samsun/Vezirköprü Fazıl Ahmet Paşa 1661-1676, Hakkâri Meydan 1700, İstanbul Cedit Mehmet Efendi 1705, İstanbul Kaba Halil Efendi 1767 Medreseleri bunlardan bazılarıdır. Medreselerin genel mimarı gidişatı belli dönemlerde değişirken içerideki düzen genel olarak aynı kalmıştır. Medreselerin genellikle tek katlı, avlu etrafında dershane ve talebe odalarından oluşan binalar olduğu belirtilmiştir. Çoğu medresede dershane, müderris odası ve danişmend hücreleri bulunurdu. Ayrıca medreselerde bir mescidin yer almadığı, genellikle bir mihrap yeri olan dershanelerde vakit namazı kılınmıştır. Ayrıca dershane odalarının zemini genelde hasır ve kilimle kaplanmıştır. Medreselerde ayrıca eğitim sisteminin olmazsa olması kütüphanelerde bulunmaktadır. Bazı medreselerde kütüphane odasının olduğu bazılarında ise olmadığı söylenmiştir. OSMANLI SON DÖNEMİ MEDRESELER Osmanlı son döneminde her kurumda olduğu gibi medreselerde gerileme ve istikrarsızlık oluşmuştur. Gelirlerin azalması, medreselerin arka planda kalması, öğrencilerin eski isteklerinin olmaması durumları varlığını göstermiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin aleyhine olan bir dünya konjektörü içerisinde medreseler önemini git gide kaybetmiştir. Osmanlı Devleti alternatifler yollar aramaya başlamış lakin sistemin kendisini yenileme hususunda bir çare bulunamamıştır. Bununla birlikte başlangıçta bir dinamizm kaynağı olan medrese artık bir yük haline gelmiştir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ve Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’un kurulmasıyla daha önce önemli ölçüde bünyesinde barındırdığı teknik eğitimden mahrum kalmış medreseler , XIX. yüzyılın birinci yarısında tıphânenin teşkiliyle tıp tahsilinden, Avrupaî mekteplerin, ardından mülkiyenin kurulup devlet imkânlarıyla donatılması sonucu da önemli ölçüde fikrî ve idarî alandan uzak kalmıştır. Medrese ve Islahat 1826’da Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti teşkil edilmiştir. Bütün vakıf gelirleri devlet hazinesine alınınca medrese ve ulemânın malî imkânları daralmıştır. Nizâmiye mahkemelerinin teşkili ve daha sonra hukuk mektebinin ortaya çıkmasıyla büyük ölçüde yargı alanından uzaklaştırılmıştır. Sadece din hizmetleri ifa eden bir konuma gelmiştir. XIX. yüzyılda II. Mahmud ve II. Abdülhamid dönemlerinde eğitim konusunda ıslahat ve yenilikler yapılmıştır. Bunun yanında en çok ıslaha muhtaç olan medrese ihmal edilmiştir. Bu tutum muhtemelen medresenin ve temsil ettiği zihniyetin ıslahının çok zor, hatta mümkün olmadığı kanaatine dayanmaktadır. II. Abdülhamid’den sonra İttihatçılar devrinde Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım ve Mustafa Hayri efendiler zamanında ciddi olarak medrese ıslahı yapılmak istenmiştir. Bununla beraber Islâh-ı Medâris Komisyonu oluşturulup çeşitli nizamnâmeler hazırlanmıştır. Geleneksel yapısından tamamen farklı, mektep tarzında yeni program Dârü’l-Hilâfe medreselerinde uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca Medresetü’l-kudât, Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ 1913, Medresetü’l-vâizîn 1913, Medresetü’l-mütehassısîn 1914, Medresetü’l-hattâtîn 1914, Medresetü’l-irşâd Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ ile Medresetü’l-vâizîn’in birleştirilmesiyle, 1919 kurulmuştur. Ancak I. Dünya Savaşı ve arkasından imparatorluğun tasfiyesi sebebiyle bu okullar uzun süre devam edememiştir. XX. yüzyılın başlarından itibaren Beyânülhak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd gibi devrin muhafazakâr mecmualarında medreseyi değerlendiren, çözüm önerileri ileri süren makaleler yazılmıştır. Medreseler, 3 Mart 1340 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Maarif Vekâleti’ne devredilmiştir. Ayrıca kanunun neşrinden on üç gün sonra bütün medreseler kapatılmıştır. SONUÇ Osmanlı Medreseleri konusunu belli parametreler üzerinde ele almaya çalıştık. Bu mekanlar devletin kuruluşu ile beraber başlanan eğitim faaliyetlerinde öncü olmuştur. Ayrıca önemli padişahların özenle ilgilendiği kurumlar olmuşlardır. Bu kurumlar esas itibariyle bir vakıf kurumu olmasına rağmen devletin sıkı denetlemesine tabi olmuştur. Daha devletin teşekkülünün yeni tamamlandığı sıralarda ilk medreseler yapılmış ve her zaman ehemmiyetini korumuştur. Öyle ki Osmanlı medreseleri kuruluşundan itibaren kadar ilmi ve fikri hayatta etkili olmuştur. Ayrıca devlet ve toplumu belirli seviyelerde yönlendiren bir kurum da olmuştur. Şer’i ve hukuki mevzuatın tedvini, idari ve askeri müesseseler yanında vakıf sistemi gibi toplumsal kurumların benimsenmesinde önemli roller üstlenmiştir. Ayrıca devletin zorlandığı konularda başvurabileceği bir yer olaraktan varlığını göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin bir dünya görüşünün oluşmasında da yine medreseler önemli rol oynamıştır. Bunların yanında İslami değerleri temsil eden bu kurum çok önemli hocalar yetiştirmiştir. Bu hocalar da yıllarca devlete, millete ve en önemlisi İslam’a hizmet etmiştir. Medrese deneyimi yıllarca Osmanlı Devleti’ne çok iyi hizmet etmesine rağmen belirli sebepler ile gerilemiştir. Hatta önemini de kaybetmiştir. Osmanlı son döneminde kendisini yenilemeye çalışmıştır. Ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağı anlaşılınca üstünde çok fazla durulmamıştır. Son yıllarında sadece dini hizmetler ifa eden bir kurum olmuş ve kapatılmayı beklemiştir. KAYNAKÇA İNALCIK Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi-1,Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul. İPŞİRLİ, Mehmet Medrese, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,2003, cilt 28. KARPAT Kemal,2003 Osmanlı Modernleşmesi, İmge Kitabevi, Ankara. KÖŞKLÜ, Zerrin XVII-XVIII Yüzyıl Osmanlı Medrese Mimarisi Erişim Tarihi Orhan, İsmail Mimari, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,2003, cilt 28. UZUNÇARŞILI, İbrahim Hakkı,1984 Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara. YILDIRIM Sefa , KILIÇ Ümit, Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Eğitim ve Öğretim. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 22 Özel Sayı, Nisan 2018 Daha fazla araştırma yazısına tarih, sağlık ve yaşam, kültür ve sanat kategorilerinden ulaşabilirsiniz. Post Views 113 Bildiğiniz gibi Osmanlı Devleti’nde kadı, öğretmen ve doktor yetiştiren kurum medreseler idi. Bu medreselerde hem temel doğa bilimleri konusunda hem de din konularında alimler ders verirdi. Osmanlı medreselerinde eğitim veren kişiye Müderris denir. Zaten müderris öğretmen hoca demektir. Ama Türkçedeki tam karşılığı nedir diye soracak olursanız, müderris aslında bugün üniversitelerde dersler veren profesör demektir.

osmanlı medreselerinde eğitim veren kişi